top of page

HIGHLIGHTED

TEKNOLOJİ

Orçun Onat Demiröz, Demiröz, yazı dizisine dönüşecek serisinde, yapay zeka tabanlı teknolojilerin sinemadaki etkilerini inceliyor.

Sinemanın Teknolojik Gelişimi, Dijitalizmin Yükselişi ve Yapay Zekâ Dönemine Geçiş

Orçun Onat Demiröz

"Yedinci sanat" olarak tanımlanan sinema; duyguları, düşleri ve içgüdüleri anlatarak dünyamızı değiştiren masalsı fenomenlerden. Auguste ve Louis Lumière'in 1895'te icat ettiği "cinematograph" (sinematograf) cihazı ile doğan sinema, doğduğu günden beri de teknolojiyle çok yakın bir ilişki içerisinde.


Açıkçası sinematograf cihazı, 19. yüzyıldaki en ileri teknolojik duraklardan birisiydi ve dış dünyanın kopyalanmasını sağladı. Devamında ise düşünsel dünyamızla ve teknolojik gelişmelerle ivmelenen büyüleyici bir anlatı aracına dönüştü. Tabii ilk filmler sadece birkaç saniye uzunluğundaydı ve hile efektlerini kullanarak basit gündelik olayları anlatıyordu. 20. yüzyılla birlikte ise kamera bir öyküleme unsuru oldu. Avangart olarak ifade edebileceğimiz ilk filmler ise Hollywood'da değil, Avrupa'da çekildi.


Roy Tash, 1920lerin Sonunda


Bu avangart filmleri çekenler ise Georges Méliès, Charles Pathé ve Ferdinand Zecca gibi isimlerdi. Teknoloji geliştikçe daha uzun filmler yapılmaya başlandı ve ortaya mini-seriler çıktı. Bu mini-seri formatının kilometre taşı da René Navarre'in başrolde yer aldığı "Fantômas - À l'ombre de la guillotine"di.


Pierre Souvestre ve Marcel Allain tarafından yaratılan Fantômas, Fransız polisiyesi içindeki en ikonik karakterlerden. Bir antikahraman olan Fantômas, "avantür" türünün de birçok temel ögesine ve olay örgüsüne öncülük etti. Günümüze kadar uzanan bir şöhrete sahip olan Fantômas, imgelem dünyasını değiştirerek çizgi romanlardan sinemaya kadar birçok alanı da etkiledi. Tehlike ile dans eden ahlaksız kişiliği ve gizemli kıyafeti ile Fantômas; Tenten, Kızıl Maske, Batman, Superman, Tommiks ve Diabolik'e kadar uzanan bir listenin de öncülü oldu.

Daha uzun filmler yapma imkanı ise Hollywood stüdyolarının ortaya çıkması, inovasyon ve artan bütçeler ile sağlandı. Doğrusu sinemanın teknoloji bağlamındaki ilk önemli gelişmesi de kameraların bir saniyede çektiği kare sayısındaki artışla oldu. İlk zamanlarda saniyede 16 kare çekebilen kameralar, daha sonra 24 kareye çıktı ve insan gözünün hareketi en iyi algılayabileceği noktaya ulaştı. 


Mitchell Standard Model A 35 mm Kamera, 1920s


1920'lerin sonuna doğru da Hollywood'da senkronize sesli diyaloğa geçildi. 1927'de yapımcılığını Warner Bros.'un, yönetmenliğini de Alan Crosland'ın üstlendiği ilk sesli film çekildi. "The Jazz Singer" (Caz Şarkıcısı) adındaki film, sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişi sağladı ve gerçek sinemanın doğuşu da bu şekilde oldu.


Dijitalizm: Biçim ve İçeriğin Değişimi


Bu sıçramanın ardından ise sinemanın dili ve kalıpları baştan sona değişti. Endüstrinin gelişmesiyle, lenslerin farklılaşmasıyla ve kameraların da zaman içerisinde küçülerek film yapımının kolaylaşmasıyla birlikte farklı akımlar ortaya çıktı. Özellikle film yapımının stüdyoların dışına taşması ve yönetmenlerin daha özgür hale gelmesi, çeşitli sinema ekollerini, yaratıcı anlatı türlerini oluşturdu.

Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş döneminde Avrupa sinemasının da yeniden inşası sağlandı. Avrupa, Hollywood sinemasına alternatif yapımlar üreterek farklı bir yol izledi. Empresyonizm ve sürrealizm gibi  akımlar da bu süreçte sinemayı doğrudan etkiledi. Örneğin; Rene Clair oldukça stilize ve kendine has filmler çekti.


F. W. Murnau, Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi, 15 Mart 1922


Dışavurumcu Alman sineması da bu değişime öncülük eden akımların başında geldi. Bu süreçte filmlere soyut ve sanatsal anlamlar yüklenerek kült eserler ortaya konuldu. Robert Wiene'nin Das Cabinet des Dr. Caligari (Dr. Caligari'nin Muayenehanesi) ve F.W. Murnau'nun Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (Nosferatu, Bir Dehşet Senfonisi) filmleri bu alandaki başyapıtlardı. Keza Sergei Eisenstein, Dziga Vertov ve Vsevolod Pudovkin gibi isimler de devrimci Sovyet sinemasından çıkarak dünya sinemasına birçok yenilik kazandırdı. 

Tabii daha sonra gelen "İtalyan Yeni Gerçekçiliği" ve "Fransız Yeni Dalgası" gibi akımlar sayesinde de sinemanın teknoloji ile olan ilişkisi iyice belirginleşti. Sinema sadece biçimsel olarak değil, aynı zamanda içerik olarak da dönüşmeye devam etti. İtalyan Yeni Gerçekçiliği'ni oluşturan Vittorio De Sica,  Roberto Rossellini,  Federico Fellini ve Luchino Visconti gibi efsane yönetmenler kameraları ile sokaklara çıktı, gündelik yaşamları odaklarına aldı, kameralarını elde kullanarak çekimler yaptı, çekimlerde gün ışığına önem verdi, doğaçlama anlardan yararlandı ve duyguları akıttı.


Robert Wiene, Dr. Caligari'nin Muayenehanesi, 26 Şubat 1920


Fransız Yeni Dalgası'nı yaratan François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Agnes Varda gibi sinema tarihine damga vurmuş isimler de benzer şekilde tabuları yıktı, kendilerine özgü kurallar ile bir sanat manifestosu yazdı. Devamında ise bu devrimci hareketler ABD'ye sıçradı ve bağımsız sinemanın yükselmesini sağladı.  William Friedkin, Martin Scorsese, Brian De Palma, Francis Ford Coppola, Paul Schrader, George Lucas gibi vizyoner ve eşsiz isimler de "Yeni Hollywood"u doğurdu.


1980'lerden itibaren ise sinema teknolojisi dijitalleşmeye ve modernleşmeye başladı. Özel efektler ile CGI (bilgisayar tabanlı görüntü) teknolojilerinin gelişimi sayesinde sinema daha görsel bir hâl almaya başladı.


3D Sıçraması, Platformlar Çağı ve Değişen İzleme Alışkanlıkları


İnternetin keşfi ise daha radikal değişimlere önayak oldu. 2000'li yıllar ile birlikte dijitalizm çağına giriş yapıldı ve bu durum da geleneksel paradigmaları altüst etti. Tabii konvansiyonel sinemanın film üretim modeli de değişmek zorunda kaldı. Pelikülden dijital üretime geçmek yapım süreçlerini hızlandırdı. Ayrıca bu teknolojik gelişmeler filmleri işlemeyi kolaylaştırdı. Arşiv ve dağıtım ağı da daha verimli hâle geldi. 


Açıkçası sinemanın  dijital  devriminde  en  önemli  kırılmalardan  biri de 3D (üç  boyutlu) teknolojisinin kullanılmaya başlaması oldu. "Motion capture"  (hareket yakalama) yöntemi sayesinde sinema boyut atladı. Bu açıdan Robert Zemeckis'in 2004 yapımı 3D animasyon filmi "The Polar Express" dikkat çekiciydi.


Robert Zemeckis, The Polar Express, Poster, 2004


Ancak asıl sıçrama James Cameron'ın gişe rekorları kıran ve sinema tarihine geçen 2009 yapımı Avatar filmi ile gerçekleşti. Yeni bir endüstri yaratan Avatar, interaktif sinemanın da öncüsü oldu. Bu filmle birlikte 3D çekim yapabilen yeni kameralar, özel oyunculuk yöntemleri, farklı teknikler ve salonlar gelişti. 


Dijitalizmin en önemli getirilerinden biri de bilgisayar dilinin sinema üzerindeki hakimiyeti oldu. Motion capture ve CGI teknolojileri  gerçeklik  bilincini değiştirirken, tasarım ve makro evren inşaları göz alıcı bir hâle büründü. Sinemanın sunduğu görsellik ve işitsellik iyice zenginleşti. Elbette bu durum seyir zevkini ve izleme kültürünü etkiledi. Dijital platformların yükselişiyle ve içerik kavramının farklılaşmasıyla izleme alışkanlıkları da hepten değişti.


Avatar, The Way of Water (Mark Fellman 20th Century Studios)


Doğrusu günümüzün popüler ve hızla büyüyen teknolojisi  AI (yapay zekâ) işleri daha ileri bir noktaya götürüyor, eski ile yeni arasında daha sert kırılımlar yaşanıyor.  Yaşanan dijital devrimden sonra yapay zekâ tabanlı teknolojilerin sinemada kendisini göstermeye başlaması da yeni bir evreye geçilmesini ve farklı çerçeveler çizilmesini sağlıyor. Ancak bu bir sonraki yazının ana konusu.




Bize Ulaşın

bottom of page